Dücane Cündioğlu Penceresinden Dindar Bilinç Üzerine Bir Eleştiri - Faruk YILDIZ

Dücane Cündioğlu Penceresinden Dindar Bilinç Üzerine Bir Eleştiri


Entelektüel kişi eleştirilere katlanan kişidir. Aynı şeyi aydınlar için söyleyemeyiz. Eleştirinin biçimine göre bir refleks ortaya koymayı bir zaruret olarak görmek tipik bir aydın davranışıdır, entelektüelin değil.  
Okuyucu aydın kişiden daha açık, net ve her okuyanın anlayabileceği bir üslupla toplumu aydınlatmasını arzu eder. Lakin entelektüel kişi ise sanat ve estetik içeren bir edebi dili kullanmayı tercih eder. Bu tercih de onun yine aydın ve elit bir kesim tarafından takip edilmesinin en önemli sebebidir.
Oysaki okuyucu aydın kişideki beklentisinin benzerini entelektüel kişinin de göstermesini bekler. 
Her zekânın anlayacağı yalın ve açık bir üslup kullanarak toplumu aydınlatmasını ister ve yüklenmiş olduğu misyonu pekiştirmesini arzu eder.
Günümüzde Dücane Cündioğlu buna muhatap olmuş önemli bir örnektir.
Büyük bir okuyucu ve takipçi kitlesine sahip olan Cündioğlu, evrensel ve etik değerlere bağlı entelektüel kişiliği ile öne çıkıyor. Ancak onun kullandığı dilin ve üslubun sıradan okuyucular tarafından yeterince anlaşılamadığı hususunda zaman zaman eleştiriler yapılıyor.
“Sanat ve estetik yüklü edebi sözlerinin şiirsel bir üslupla ifade ediliş biçimi her okuyucunun anlaması için yeterince açık değil,” biçiminde eleştirilere muhatap oluyor.
Aslında Cündioğlu'nun böyle bir kaygısı da yok zaten.
Benim çoğu zaman ifade etmekten kaçınmadığım; "aptal bir sürünün zeki bir insan karşısında hiçbir şansı yoktur" sözümün Cündioğlu'nun da inandığını düşündüğüm bir bilinçaltı çaresizliği olarak göreceğini zannediyorum. Dolayasıyla yine kendisinin ifadesiyle kimilerinin anlamaya kimilerinin de anlaşılmaya ihtiyacı vardır.
Aydınlanma çabasında olan bir kesim artık Dücane Cündioğlu'nun dolaylama yaparak öz bilinç oluşturma çabası yerine net ve yalın bir ifadeyle söylemek istediklerini söylemesi gerektiğini düşünüyor.
Oysaki Cündioğlu'nun herkes tarafından anlaşılması gerekmiyor.
O, anlamaya ihtiyacı olanın kendisini anlamasını istiyor.
Meselenin daha iyi anlaşılması için yine onun bir sözü ile ifade etmek isterim.
"İnsan olarak doğdum, sonra Türk ve Müslüman oldum; şimdi ölmeden önce yeniden insan olmaya çabalıyorum."
Bir hiç uğruna büyük bedeller ödeyen birinden biat ve itaat kültürünü içselleştirmiş bir toplum için büyük riskler almasını istemek haksızlık olmaz mı?
Bunu ondan bekleyenlerin olaylar ve olgular karşısında göstermiş oldukları tepkilere bakınca Cündioğlu’nun eleştirilerinin haklılığı açık bir şekilde ortaya çıkmıyor mu?
Kendini ve düşüncelerini ifade ediş biçimiyle Cündioğlu; benim her zaman ifade etmekten kaçınmadığım “Fazla sürmemişti. Samimiyetimizin ve niyetimizin anlaşılması için çeyrek asır iktidarda kalmak yetmişti,” biçimindeki düşüncemle paralellik arz eden mottolarla okuyucuya bir öz bilinç kazandırma çabasında olduğu açıkça anlaşılmıyor mu?
Daha çok dindar bilinç üzerinden yapmış olduğu genellemeli eleştiriler, içinde bulunduğumuz mahallenin tekfir sopalı kullarını oldukça rahatsız ettiğinin farkında olunsa da attığı taşın mahallenin kıyısında bekleyen birçok kurbağayı ürküttüğü muhakkak.
Peki, Cündioğlu’nu rahatsız eden şey tam olarak ne?
Muhafazakâr kimliğini hiçbir zaman gizlemeyen Cündioğlu, bu kimliğinin bilinen muhafazakârlıktan apayrı bir anlam taşıdığını ifadeleriyle de anlatıyor aslında.
O, günümüzde aydın ve entelektüel geçinen büyük bir kitlenin yaptığı gibi otoriteye bağlı kalarak yönetsel uygulamalardaki arızaları, yanlış uygulamaları, çıkar ilişkileri üzerinden kamu malının ve imkânlarının şahsi çıkarlar için kullanılması gibi hukuksuzlukları ve adaletsizlikleri ıskalayarak bu nimetlerden yararlanmayı düşünmek yerine “ahlak ve etik değerler” üzerinden toplumun ve devletin karşı karşıya kaldığı bu talihsiz uygulamaları edebi bir dille ifade ederek adeta devrin anatomisini çizen mottolarla muhafazakârlığın aslında “mevcudu muhafaza etmek, korumak, mevcudun arızalarının üzerini örtmek, gizlemek” olmadığını bir bakıma haykırmış olmuyor mu?
Daha önce de “Bir Mahalleye İhtiyaç Duymayan Adam” başlıklı kısa bir yarı biyografi niteliği taşıyan eleştirel bir makale ile yine meseleyi başka bir boyutla ifade etmeye çalışmıştım ama onun, içinde bulunduğumuz sosyolojik dokuya dair bakış açılarını irdelememiştim.
Özellikle dindar bilinç ile ilgili serzenişleri daha çok bu kesimin refleksleri ile ilgilidir diye düşünülmelidir.
Aslında Cündioğlu, otoritenin dindar bilinç yerine düşünmesini ve dindar bilincin de buna izin vermesine itiraz ediyor.
Dindar bilincin, Ku Klux Klanın yaptığı gibi olaylar ve olgular karşısında faili meçhul olarak görünmeye çalışmalarına itiraz ediyor.
Cündioğlu, aynı şekilde dindar bilincin düşünme ve akletme yeteneğinin yetersizliğini eleştiriyor.
Dindar bilincin otoriteye kayıtsız ve şartsız bağlanma arzusunu, ne olursa olsun otoritenin kötülüklerini, hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini örtme; iyi şeylerini abartılı bir biçimde övme çabasını eleştiriyor.
Aslında hepimizin farkında olduğu ama söylemekten kaçındığı birçok konuda Dücane Cündioğlu bir entelektüel olmanın sorumluluğunu yerine getiriyor.
Dindar bilincin hoşuna gitmese de aslında Cündioğlu bir bakıma “Tanrı’nın yasalarına” uyulmamasını eleştiriyor.
Evet.
Tanrı’nın yasalarına uyulmamasını!
 

farukyildiz@elazighakimiyethaber.com

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI