BAŞKANLIKLA GELEN ADAMLIK BAŞKANLIK BİTİNCE DE GİDİYOR


14/10/2019 tarihinde Elazığ Hakimiyet Gazetesinin yine bu köşesinde yazmış olduğum “Sendikalar ve Sivil Toplum Örgütleri Nereye Koşuyor” başlıkla makale kaleme almıştım.

Makale eski bir sendika yöneticisi ve hala üyesi olarak hem bir öz eleştiri hem de bir eleştiri maksadıyla kaleme alınmıştı.

Sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların kifayetsizliği, sessizliği, yönetenlere karşı menfaatleri gereği biat ve itaat kültürüyle hareket ettikleri, yapılan haksızlıklara karşı sessiz kaldıkları, sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların liyakatli, ehliyetli ve entelektüel birikime sahip kişilerce yönetilmediği minvalinde açıklamalarla eleştirilerimi sıralamıştım.

Bu makale sonrasında yoğunluklu olarak olumlu, yapıcı ve seviyeli eleştirilerin yanı sıra seviyenin düşürüldüğü, derinlikten yoksun, sloganların ve klişelerin arkasına sığınan, eleştiriyi hazmedemeyip saldırganlığı seçen, seviyesini kaybeden sözüm ona eleştiriler de oldu.

En ironik olanı ise büyük bir kitleyi temsil eden bir sivil toplum örgütünün temsilcisinin anlamsız ve seviyesiz ifadeleriydi.

Aslında bu yazıdan sonra meseleden kendilerine bir pay çıkarıp düşüncelerini usturuplu ve seviyeli bir şekilde dile getirenlerin de irdelenen konuyu anlamış olmaları bizleri ziyadesiyle sevindirdi.

Misyonunu kaybetmiş bir sivil toplum örgütünden elbette kimse bir şey beklemiyor.

Ancak birey ve toplum olarak bizler bazen gereğinden fazla anlam yüklüyoruz sivil toplum örgütlerine ve yöneticilerine.

Kendilerine ait tek bir fikri olmayan insanları gözümüzde çok fazla büyütüyoruz.

Bizi bir insanın iyi bir insan olması ilgilendirmiyor.

Bizi bir insanın topluma verdiği maksimum fayda ilgilendiriyor.

Haksızlıklara karşı sesini yükseltiyor mu?

Toplumun vicdanının sözcüsü olabiliyor mu?

Bulunduğu sivil toplum örgütünü, sendikayı temsil edecek yeterli donanıma, birikime, derinliğe sahip mi?

“Efendim bu sayılan özelliklerin hiçbiri yok ama çok iyi bir insan!”

Efendiler, biz Mahkemeyi Kübra’da değiliz, toplumun vicdanının sözcülüğünden söz ediyoruz.

Örneğin sivil toplum örgütleri ve sendikalar görevini layıkıyla yapmış olsalardı ilimizin en önemli değeri olan Fırat Üniversitesi’nin çok değerli rektörümüz Prof. Dr. Kutbettin DEMİRDAĞ’a bakanla hoş olmayan o polemik yaşatılmazdı.

Sivil toplum yöneticilerinin görevi siyasetçilerle ve bürokratlarla protokollerde oturup resimlere poz vermek değil, yapılan haksızlıkları, adaletsizlikleri, hatalı uygulamaları açıklamalarıyla kamuoyunun dikkatine sunmak ve bu uygulamaları yapanlara geri adım attırmayı sağlayabilmektir.

Unutmayalım ki bu toplum makam, mevki ve sermayemize göre bize saygınlık ve itibar yüklüyor. Onun için sivil toplum ve sendika yöneticileri bu ayrıntıyı bir motto olarak benimsesinler istiyorum.

Umarım ne demek istediğimiz anlaşılmıştır.

Hülasa; iki veciz sözümle meseleyi özetlemek istiyorum.

“Asıl dava adamı hakikati muhataplarına yerinde ve zamanında yüzüne karşı haykırandır. Her şey değersizleşip yok olunca haykırmak dalkavukluğun en dip halidir.”

“Birileri üzülmesin diye hakikati söylemekten vaz mı geçeceğiz?

Yarattığımız krallara “çıplaksınız” demeye dilimiz varamıyorsa o zaman kalabalıkların(!) borazanlığına soyunmaktan vazgeçebilme erdemini de gösterelim.”

Zamanın önemli bir düşünürü der ki; “sürahi eğilir bardak değil, derin olan dolu olan usta olan boyun büker, çırak değil.

Kalın sağlıcakla.

 

 

farukyildiz@elazighakimiyethaber.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!