Sinemacılık eski cazibesini kaybetmiş durumda. Yaygınlaşan dijital platformlarda yapılan dizilerin bir kısmı film tadında yapıldığı için haliyle insanlara daha cazip geliyor.
Her devirde yaşanan değişim dönüşümler, adapte olunması gereken durumlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebepledir ki popülaritesini yitiren sinema sektörünün daha ince eleyip sık dokunarak ortaya konan işler yapması gerekmektedir. Birçok filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra kapatıp bir daha bakmıyoruz. Eser miktarda da olsa kaliteli yapımlar da yok değil.
Son zamanlarda beni cezbeden en önemli yapım “The King” filmi oldu. Çok genç yaşta İngiltere tahtına geçen V. Henry’i anlatan bu film; genç bir kralın tecrübesizliğinden faydalanılarak Fransa’ya nasıl savaş açtırıldığını, savaş alanında ve sonrasında yaşananları çok güzel bir şekilde anlatmış. Ancak biraz sabır ve dikkatle izlenmesi gereken bir yapım olduğunu söylemeliyim. Yani ilk 20 dakikaya biraz tahammül edilmesi gerekiyor.
Filmde birkaç husus ve içerikte kullanılan iki kavram fazlaca dikkatimi çekti. Bunlardan ilki; fitne ve kanla var olma pozisyonunda olan en büyük figürlerden birinin bir kardinal olması. Bizim insanımız bu yapımları izlerken maalesef bu detayları kaçırıyorlar. Filmlerde asıl önemli olan diyalogları, empoze edilmeye çalışılan olguyu hep göz ardı ediyoruz. Bu sadece bu filme has bir durum da değil. Bu konu ile alakalı daha sonra başka bir yazı daha kaleme alacağım. O yüzden detaya fazla girmek istemiyorum.
Geliyorum ikinci hususa ve o iki kavrama: Savaşı kazanan İngiltere Kralı, dönemim Fransa Kralının karşısına geliyor. Fransa Kralı, V.Henry’ye hitaben şöyle bir konuşma yapıyor: “Bu yapacağımız konuşma ve anlaşmanın benzerleri yüzlerce kez yapılmıştır. Belki bundan sonra da yüzlerce kez yapılacaktır. Bunların bazıları kibirli, bazıları ise sağduyulu insanlardı. Umarım biz sağduyulu olanlardan oluruz.” Ne kadar bilgece bir konuşma değil mi? Bence inanılmaz bir tespit. Tabi tarih arenasında bu ne kadar gerçektir bilinmez. Filmin kurgusu içerisinde ise bu konuşmanın hiçbir anlam ve önemi yok. Neden olduğunu anlatmayacağım çünkü içinizden filmi izlemek isteyenler çıkabilir. İzleyenler beni daha iyi anlayacaktır. Ben o iki kavrama odaklanmak istiyorum.
Bu örnek belki devletlerarası hukuka dair olabilir. Ancak, bana göre; söz konusu bu iki kavram öncelikle toplumların içinde tartışılıp çözüme ulaştırıldıktan sonra, dış dünyaya daha sağlıklı bakabilmemize yardımcı olacaktır.
Kibirliler ve sağduyulular!
Günümüz dünyasında, yöneticiler arasında; kibirliler mi daha ağırlıkta, sağduyulular mı? Yönetici deyince hemen aklımıza sadece kamu gelmesin. Özel sektör patronları ve yöneticileri arasında da bu dediğim geçerli.
Sosyal hayatımızda; bir arada yaşadığımız insanlar içinde; kibirliler mi ağırlıkta, sağduyulular mı?
Cevaplar oldukça ayan!
Sağduyulu insanların ne kadar kıymeti var?
Her mahallede, her ailede, her kurumda var olan; mahalle kültüründe, aile kültüründe, kurum kültüründe bir nevi düzenleyici, denetleyici, birleştirici ve sürdürülebilirliği sağlayıcı pozisyonda olan, birliğimizi diri tutan, tecrübeli ve deneyimli insanların hepsini bizim kibrimiz yok etmedi mi? Toplum içerisindeki bu adı konulmamış ve toplumumuzu yüzyıllar boyunca ayakta tutan anlaşmayı kibirliler
bozdular. Tabiri caiz ise; Milletimizi dik tutan kas ve iskelet sisteminden sıyrılarak birer et yığını haline geldik.
Bakınız, yanlış anlaşılmasın ben yönetirken uygulanması gereken kanuni durumlardan bahsetmiyorum. İnsani olan değerlerden bahsediyorum.
Bizlere, çocuklarımıza; tavsiyede, nasihatte bulunan; artık adına ne derseniz deyin; abileri, ablaları, amcaları, dayıları, öğretmenleri dinlemeye değer bile bulmuyoruz. Onu bir kenara bırakalım ilk cümlemiz; “Sen kendini ne sanıyorsun?” oluyor.
O kıymetli dedelerimizin, ninelerimizin, aile ve mahalle büyüklerimizin yaşanmış altın öğütlerini, hatıralarını dinleyip, bir ibret vesikası olarak nesilden nesile aktaracağımıza; günümüz çirkef dünyasına ait bilmedikleri şeyleri sorup, videolar çekip, sosyal medyada paylaşıp, alay konusu edip, birde pişkin pişkin gülüyoruz.
Ha birde; o kibir, biraz para veya güç ile birleşince, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” şeklinde tezahür ediveriyor. Eğer bilmiyorum derseniz; vay halinize. Nasıl bilmezsiniz?
Kavramların içini dolduran figürlerin tamamını yok ettik. Toplumun genleri ile oynadık. Bu da adı konulmamış olan toplumsal mutabakatımızı bozdu ve bu bozulma öncelikle aileden başlayarak tüm kılcallara kadar yayıldı. Şimdi ise sadece şikâyet ediyoruz. Bu vebal ben dâhil hepimizin boynunadır. Ama çözüm ise yine bizlerdedir.
Kibir sahibi insanların başlattığı çürümeyi bitirecek, sağduyulular arasında yapılması elzem olan, yeni toplumsal antlaşmalara imza atmamız gerekiyor.
Nasıl mı?
Aynaya bakarak başlayabiliriz mesela!