Ömer Seyfettin Unutulur mu!


Bazı insanlar vardır ki yaşadıkları hayat süresi kısa olsa da ait oldukları millete ya da insanlığa yaptıkları hizmetler yüzyıllar kadar uzundur. Ömer Seyfettin böyle bir Türk evladıdır.

Türklüğün ve Türkçenin neredeyse unutulduğu bir devirde Türklük ve Türkçe adına yaktığı meşale milletimiz adına her türlü takdirin ötesindedir.

1920 yılının 6 Mart’ında bu dünyadan göçüp gitmiş Ömer Seyfettin. Doğumu ise 1884 yılına denk geliyor. Yaşadığı 36 yıl boyunca ruhunu ve bedenini saran onca sıkıntıya rağmen Türklük bilinci ve Türkçe konusunda attığı adımları ve yaktığı meşaleyi hiçbir Türk’ün unutma lüksü yoktur.

Her zaman söylerim, 1900’lü yılların başında gençlik çağını yaşayan insanlar, bu milletin savaş kuşağı çocukları ve talihsiz insanlarıdır. Zira 1910-1920 arası yıllar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardı ardına büyük savaşların ortasında önemli ölçüde toprak kayıpları yaşadığı, insan kaynaklarını neredeyse tükettiği bir dönemin adıdır.
Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, Çanakkale ve Yemen cepheleri ve daha sonrasında Kurtuluş Savaşı, bu dönemde yaşayan gençlerimizin hayallerini ve hayatlarını cephelerde kaybettikleri büyük yıkımlardır.

Bu savaş ikliminin milletimizde yarattığı travma ağır, sonuçları da hüzün vericidir. Şayet yetişmiş insanlarımızı yitirmesek, kalifiye bir nesli kaybetmesek bugünkü Türkiye elbette daha başka bir Türkiye olurdu.

İşte Ömer Seyfettin tam da bu dönemin talihsiz kuşağının bir ferdidir. Trablusgarp’ın işgali ve Balkan bozgunlarının milletin yüreğinde açtığı derin yara, onu bir hayli etkiler.

Hem subay hem de yazar olarak gidişatın farkındadır. Yurt savunmasında esir düşmüş ve memleket evlatlarını okutup eğitmiş bir aydın olarak cephede çıkış ve çözüm yolları arar. Savaşın ortasında ortaya çıkan Milli Mücadele ruhunun heyecanı onu ayakta tutan faktörlerden biridir.

O yıllarda neredeyse unutulmaya yüz tutmuş Türklük duygusunun dil bilinciyle yeniden şaha kalkacağına inanır Ömer Seyfettin. Çağdaşı ve dava arkadaşı Ziya Gökalp gibi bir kültür milliyetçisidir, ama aynı zamanda Türkçenin hak ettiği değere ulaşmasının Türk milleti için bu zor yıllarda tek çıkış yolu ve kenetlenme aracı olduğunu söyler. Zira ona göre millet, bir dili konuşan, bir din, bir terbiye, bir eğitimle birbirine kenetlenmiş insanların meydana getirdiği bir varlıktır.

Bir yandan cephelerde savaşırken bir yandan da yazdığı hikayelerle milli bilincin zinde ve güçlü kalmasına katkıda bulunur. Kabataş Lisesi’nin edebiyat öğretmeni iken "Ey Türk çocukları! Siz hem kuvvet, hem bilgi, hem de mefkûre sahibi olunuz. Büyük muvaffakiyetleriniz namınızı tarihe geçirecek ve sizi bu fani hayatın fevkinde o ebedi ve ölümsüz hayata nail edecektir." şeklindeki seslenişi, o günkü gençlerimizde ve sonraki kuşaklarda kalben benimsenen bir hayat ilkesi olmuştur. 

Bütün bu zorlukların içinde Selanik’te 1911 yılında yakın arkadaşları olan Ali Canip, Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul’la birlikte imzasız yayınladıkları ‘Yeni Lisan’ makalesi çok çarpıcı ve bir o kadar da derin etki yaratmış bir dil manifestosudur. 

Dilin sadeleşmesi ve Türkçenin hak ettiği yere ulaşması yolunda ortaya atılan bu düşünceler, aslında Tanzimat’tan beri bütün aydınların zihnini meşgul eden dil sorununa da bir anlamda bir çözüm yolu açmış ve bir yön kazandırmıştır.

Yüce Yaradan’ın kendisine bahşetmiş olduğu yazma ve düşünme becerisini yüksek duyguları ifade etmede hayli başarılı bir şekilde kullanan bu genç Türk aydını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak idealist kadroya da bir anlamda motivasyon kazandırmıştır.

Onun yaklaşık 100 yıl önce yazdığı hikayeleri bugün bile heyecanla ve zevkle okuyorsak bunda onun Türkçeyi kullanmadaki başarısının önemli rolü vardır.

Ortaokul yıllarımda Türkçe dersinde okuduğumuz Kaşağı ve Pembe İncili Kaftan hikayelerinin ruhumda bıraktığı derin etkiyi ve dilimde oluşturduğu tadı anlatmam kolay değil.

Ne zaman Ömer Seyfettin’e ait bir hikaye okusam aynı heyecanı duyar, aynı kıvancı yaşarım. Edebiyat yoluyla bir millet bilinci oluşturmak ve bir dil zevki uyandırmak noktasında Ömer Seyfettin kadar başarılı olan yazar sayımız bana göre çok değildir.

36 yıllık ömrüne, ki bu ömür acılarla geçen bir ömürdür, bu kadar saygıdeğer işi sığdıran bir insanı unutmak mümkün değildir. Erken yaşlarda kaybetmesek, muhtemeldir ki ülkesi ve milleti adına daha bir sürü hizmeti hayatına sığdıracaktı. 

Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhu şad olsun.

Beni okuyan, beni dinleyen, sözcüklerimin izini süren herkese teşekkür ediyorum. Bir sonraki yazımda buluşuncaya kadar sevgiyle ve huzurla kalın.
 

ahmetkizilkaya@elazighakimiyethaber.com

YAZIYI PAYLAŞ!

Yazıyı Yorumla

Yorumlar / 2

  • Öğrenci | 11 Nisan 2021 15:37

    Çok güzel bir yazı olmuş,elinize sağlık.

  • N.Kizilkaya | 06 Nisan 2021 10:42

    Kalemine kuvvet. Diğer unlu yazarlarimiz gibi. Ömer Seyfettin Hastahanede olur.Naasini alan olmaz. Kadavra olarak kullanılmak istenir.Basini keseceklerdi esnasında yazar arkadaşı tarafından defnedilir. Sahip çıkacak nesilleri kendimiz yetiştirmeliyiz.Saygilarimla.

YAZARIN SON 5 YAZISI
09May
05Nis

Ömer Seyfettin Unutulur mu!

21Şub
14Şub

Herkesin Elazığ'ı Farklı

31Oca

Körlük Çağı